SİNEK
Cırrr.
Başla. Çok sıcaktı. Deli gibi koşuyordum. Bir sağa kıvrılıyor bir sola
dönüyordum. Engellerden atlıyor, adeta uçuyor, rakipleri tek tek eliyordum.
Cırrrr. Maratonun son metrelerine gelmiştim. Başarmak üzereydim yarışın bitiş
çizgisindeki mavi şerit görünmüştü. Son anda iki metre boyunda dev gibi rakibimi
de geçtim.
On adım koş
koş, beş adım haydi şampiyon. Birden topuğumda bir acı hissettim olsun tek ayakla
seke seke bitirir efsane olurdum. Cırrrrr sesi ile bitiş çizgisindeki mavi
şeridi göğüslemem bir olmuştu. Tüm
seyirciler çıldırmış gibi ismimi haykırıyordu. Artık yeni şampiyon belli
olmuştu.
Boyaları
dökülüp rengi maviden kahverengiye dönmekte olan demir gedik çarpmamla beraber
büyük bir gürültüyle açılmıştı. Şimdi karar zamanıydı. Yarışı kazandım mı? Tabi
ki kazandım tek ayakla olduğum için sayılır. Cırrrr sesi geldiğinde bitirmiştim
evet hem de üçüncü cırda bitirmiştim bu bir rekordu ve şimdiye kadar kimse
başarmamıştı. Kendimi şadırvanın önündeki tabureye bıraktım. Plastik tabure
ağırlığımla yana doğru esnedi tam yere kapaklanmak üzereyken ayağımı yere
bastım ve direksiyona sımsıkı sarılıp vitesi yükselttim. Pistlerin efsane
pilotu yeni bir yarışa başlıyordu. Gazı sonuna kadar köklemek üzereyken ayağımdaki
acıyı hissettim.
Evden çıkarken
cebimdeki cırcır böceği üç defa ötmeden caminin kapısından girebilmek için çok
hızlı koşmam gerekiyordu ve bu ayağımdaki plastik terlikler her koşuşumda şap
şap ses çıkarıyor hele birde ıslanmışlarsa yerdeki bütün tozları toplayıp beni
yavaşlatıyordu. Rekor kırabilmek için elimde terlikler ile tozu dumana katarken
topuğuma taş batmıştı. Yaralanmıştım belki de sakat kalacaktım. Dedem gibi baston kullanacaktım gerçi onun
ayağına taş batmamıştı ama bastonla geziyordu. Evet dedemin bastonunu o
kullanmadığı zamanlarda alırdım zaten çoğu zaman uyuyordu. Tek bastonla idare
ederdik pahalı olmalıydı baston yoksa yaşlılar neden bir tane alsınlar ki ucuz
olsa bir sürü alıp kullanırlardı. Tek bastonla çok yavaş yürüyorlardı birkaç
tane olursa daha hızlı olabilirlerdi. Belki kahvede sabahtan akşama kağıt
oynayan birkaç yaşlının bastonunu alıp yine eski hızıma kavuşabilirdim.
Ne kadar
sakat kalmışım diye bakmak istedim ama ayağımın altıda çamur katmanları oluştuğundan
acıyan yeri göremiyordum. Ayağımı nerdeyse kafama değecek kadar kıvırıp tükürüklü
elimle ayağımı silince küçücük bir taş orada sırıtıyordu. Neyse bastona gerek
kalmamıştı. Şadırvanın yanında eski yağ tenekesinden oluşan saksıdan bir tutam
ekşi ot kopardım. Ağzımda çiğneyip birazını da yuttum tadı ekşiydi ama çok
güzeldi. Doktor ameliyata hazırdı keşke annemin bulaşık eldivenlerini alsaydım
o zaman tam bir doktor olurdum. Özenle topuğuma sürünce yeşille kahverengi
arası bulanık bir renk oluşmuş, garip garip kokmaya başlamıştı. Bir filime
görmüştüm adam yarasını böyle iyileştiriyordu. Siyah beyaz televizyonda adamın sürdüğü
otun rengi yeşile benzemediği gibi zaten kanı da kırmızı akmıyordu.
Televizyonda her şey bir garipti.
Cebimdeki
cırcır böceğini çıkarıp elimi açtım garip garip bakmaya başladı. Yakalandığında
akşama kadar cepte dolaşmaya alışmıştı demek ki. Bu sefer ödülü paylaşacaktı rekor ikimizindi.
Ben hızlı koşmuş o yavaş ötmüştü. Pırrr diye uçmuş şadırvanın tepesinde cırrr
diye ötmeye başlamıştı.
Yine bir
rekor denemesi geliyordu. Seyirciler kendinden geçmiş deli gibi ismini
haykırıyorlardı. Tek elle tek seferde şadırvanın paslanmış kurnasını sonuna
kadar açması gerekiyordu. Halterciler gibi yerdeki kumları avuçlayıp ellerimi
silkeledim ve tek seferde barajın kapakları açılmış gibi suyu akıtmayı
başarmıştım. Bu gün rekor üstüne rekor kırıyordum seyirciler adeta çıldırmıştı.
En büyük destek şadırvanın üstündeki cırcır böceğinden gelmişti.
Başımı
şelalenin altına sokup serinlemiş ellerimi, ayaklarımı ve terliklerimi yıkamıştım.
Hoca abdest aldığımı sanırdı nasıl olsa. Üç numara asker tıraşı yapılmış
saçlarımı elimle geriye doğru tararken saçlarım çalı süpürgesi gibi su
damlalarını şadırvanın yeni badana yapılmış duvarına fırlattı. Ortaya çıkan şekli
inceledim tam belli olmadığına kanaat getirip tekrar saçlarımla su serptim.
Sanki biraz suratıma benziyordu şimdi.
Yerde ıslak
izler bırakarak tek oda minaresiz caminin kilitsiz kapısını yavaşça aralayıp
kafamı içeri uzattım. Yüzüme sıcak hava, burnuma gül suyuna karışmış ter kokusu
çarptı. Gözlerimle etrafı taradım. Hoca rahlesinde bir şeyler anlatıyor
çocuklar da dinliyormuş gibi yapıyorlardı. Eski ahşap kapı kafamı sokacak kadar
açınca sessiz, vücudumu geçirecek kadar açılınca büyük bir gürültü çıkarıyordu.
Bunu defalarca denediğimden önce kafamı sokup herkesin orda olduğundan emin
olana kadar girmiyordum. Bizim çeteyi hızlıca saydım. Askı, Patpat, Ceviz Kına,
Sifo orda. Veeee Sinek karşılarında. Çete tamamdı. Gövdemi de içeri sokunca,
kapının gıcırtısıyla önce hoca sustu, Ayşe gülümsedi, Askı, Patpat, Ceviz, Kına,
Sifo sırıttı sonra tüm kafalar bana döndü bir an acayip bir sessizlik oldu
hatta gözümün önünden geçen sineğin, köşedeki örümcek ağına takılan kelebeğin,
ahşap üç basamaklı imamın hutbe okumaktan daha çok kırdığımız ampulleri
değiştirmek için çıktığı minberi yiyen tahta kurtlarının sesini bile duyduğuma
yemin edebilirim.
Köylülerin evlerindeki
eskimiş halıları camiye vermeleriyle oluşmuş -camiye geldiklerinde illa kedi
halılarında namaz kılan bir cemaatti sanki sevabı daha çok olacakmış gibi- birbiriyle
uyumsuz halıların üzerinde ağır adımlarla daha önceden belirlediğim, en son
gelen, daha yumuşak ve diğerlerine göre dizlerde daha az iz bırakan garip
desenli halıya doğru ilerledim. Bizim çetede rahatlık ön planda olduğundan
hepsi aynı halıya tünemişti ama sinek farklı yerdeydi. Vardı bunda bir iş. Halıdaki desenler o kadar anlaşılmazdı ki
bazen tüm ders boyunca ejderhalardan uzaylılara kadar birçok şekle benzetir
hararetli tartışmalar yaşardık. Özellikle yüksek ses çıkarırdık ki yaşlı hoca
bizi dua ezberliyor sanırdı. Çetenin ayırdığı yere tam dizlemek üzereydim ki
yaptığım yanlışı anladım ama artık geri dönüşü yoktu. Sinek aslında karşıya
oturmamıştı. Sinek sandığım ona ikizi kadar bezeyen ama bir o kadar salak
kardeşi Sinek’in en sevdiği üzerinde Japonca harflerin olduğu -dediğine göre
kahraman yazıyormuş ama inşallah küfür değildir- bayramlık gömleğini izinsiz giymişti. Çıkışta
şenlik şamata vardı anlaşılan. Sinek bu gün gelmeyecek miydi?
Oturmam
için geçen bir iki saniyede tüm bunları düşünürken Hoca eliyle gel işareti
yaptı. Bu günkü kurban bendim anlaşılan. Ben doğduğumda kulağıma ismimi bu hoca
fısıldamıştı, babama da doğduğunda belki dedeme de o kadar yaşlıydı ki belki
ikiyüzelli yaşındaydı. Tam duymayan kulağını bana doğru kıvırıp, az gören
gözlerine siper olan gözlüğüyle suratıma bakıp
“ oku” dedi. Okurdum ne olacak. Benim için dua ezberlemek çocuk
oyuncağıydı. Okumayı bilmediğim için sadece hocayı dinliyor ilk seferde
ezberliyordum ama tüm arkadaşlarım gibi yavaş ve bilerek yanlış okuyordum.
Çıkıntılığa gerek yoktu.
Duayı zar
zor okuyormuş gibi yaparak bitirip yerime geçtiğimde Sinek abdest almış gibi üstü
başı ıslak halde kapıdan girdi. Göz göze
geldik tamam der gibi başını hafifçe eğdi ve çetemizin selamı olan saklanma işaretini
yaptı. Çete dışında olan herkes, sağlık ocağında duvarda asılı olan beyazlar
içindeki sarışın hemşirenin, parmağını dudaklarına götürüp sessiz olun işareti
yaptığımızı sanırdı. Bu benim bulduğum saklanma işaretiydi. Nasıl duvar, tepe,
ağaç arkasına saklanıyorsak, biz de işaret parmağımızın arkasına saklanıyorduk.
İşaret parmağının arkasına saklanınca görünmez, dokunulmaz olurduk. Birisi
diğerini kızdırıp sonra bu işareti yapsa diğeri sinirden çatlasa bile
dokunamazdı. Çetenin kurallarından biride saklanma işaretini günde sadece bir
defa kullanabilirdik. Onun için en ihtiyaç anında kullanılması daha etkili
olurdu gereksiz kullananalar çoğunlukla pişman olurdu. İşaretin en kötü tarafı
sadece aramızda işe yarıyor oluşuydu. Bunu tecrübe eden Ceviz’di. Kahvede
pinekleyen yaşlı muhtarın fil gibi kulaklarının cazibesine kapılıp sert bir
fiske vurmuş ve saklanma işaretini yapmaya çalışırken muhtarın meşe odunundan
bastonu havada ıslık çalarak kafasına inmiş dünyası kararmıştı. Alnında kocaman
ceviz büyüklüğünde şişlikle birkaç hafta dolaşmış, Ceviz ismine de böylece
kavuşmuştu.
Sinek, en
sevdiği gömleğini giymiş tek düşmanına ölümcül bir bakış atıp yanıma oturdu.
Garip bir koku yayılıyordu. Benim merakla getirdiğini beklediğimi biliyor işi
yavaştan alıyordu. Sertçe bir dirsek atınca cebinden kibrit kutusunu çıkarıp
salladı. Bu şimdiye kadar duyduğum en yüksek sinek vızıldamasıydı. Kocaman bir
tane tutmuştu. Kutuyu hafifçe aralayınca rengi yeşilden laciverte dönen kocaman
sineği gördüm. Arka iki ayağını da pembe bir iple bağlamıştı. Hediye paketim
hazırdı. Demek ki benim için ineklerin damına girmiş, tezeklerde takılmayı
seven bu sineği yakalamış ve üstüne muhtemelen akşama kadar geçmeyecek o kokunun
sinmesini dert etmemişti.
Sıcak yaz
günlerinde caminin içinde zaman erir geçmek bilmezdi. Biz de vakti unutmak için
çeşitli oyunlar oynardık. Bunlardan en zevkli olanı sinek karnavalıydı. Önce
sinekler özenle yakalanırdı. Bunu için çok çalışmak refleksleri geliştirmek
gerekirdi. Sinek konduğu yerde sürekli tetikte olur nefes alsanız uçar giderdi.
Görüş alanından çıkıp arkasından usulca yaklaşmanız, elinizi havada en yakın
noktaya kadar ilerletmeniz, sineğin dikkati dağılıp kanatlarını oynattığı, ön
ayaklarını leziz yemeğe başlayacak gibi birbirine sürttüğünü gördüğünüz an
şimşek gibi tek hamlede avucunuzu kapatmanız gerekirdi. Yüzlerce binlerce
denemeden sonra ustalaşırdınız. En küçükler en hareketli tutulması zor
olanlardı. En kolayları ise yaşını başını almış midesi dolu zor hareket
edenlerdi.
Çetenin en
iyi avcısı lakabının da hakkını veren Sinek’ ti. O istediği her sineği karate
filmlerindeki gibi tek ayaküstünde, bir gözü kapalı, elinde iki çubukla
tutabilirdi. Ama tutamadı. Denedi defalarca sabahtan akşama kadar kan ter
içinde kaldı nedeyse bayılacaktı. Çete olarak acil toplandık. Filmdeki gibi düz
çubuklar olsaydı tutabileceği, bizim çubukların hayıt dalından girintili
çıkıntılı olduğundan görevin imkânsız olduğu ve tutmuş sayılması gerektiğine karar
verince denemeyi bırakıp yere yığılmıştı.
Çetedeki
diğer iyi avcılar sırasıyla Askı ve Patpat’ tı. Bir bayram sabahı
bayramlıklarımızı giymiş büyüklerle beraber bayram namazına giderken Askı çıka gelmişti.
Hepimiz ne olduğunu algılamaya çalışırken nasıl olmuşum deyip papyonunu iki
eliyle düzeltip pantolonunu tutan siyah askıları başparmakları ile çekip şap
diye bırakmıştı. Siyah beyaz sessiz bir filmde gördüğümüz komedyene
benzemiştik. Sadece şapka, bıyık ve bastonu eksikti. Tabi o filmdeki adamın
adını kimse hatırlamadığından lakabı Askı kalmıştı. Askı’nın kıyafetlerinin
şokunu üzerimizden atamamışken bu sefer yukarı mahalleden pat pat diye sesler
eşliğinde tozu dumana katıp gelen çocuğu gördük. Sonradan alacağı lakaptan da
anlaşılacağı üzere Patpat gelmişti. Ayağında şimdiye kadar hiç görmediğimiz
güzellikle kocaman ayakkabıya benzer bir şey vardı. Sanki iki tane tankın
üzerinde duruyordu. Yazları plastik terlikten öteye geçememiş bizler için bu,
aya ayak basmış adamın ayakkabıları gibiydi. Üzerinde ayakları iki yana açılmış
elinde basket topu tutan bir adamın uçarken çekilmiş resmi olan beyaz
ayakkabıları, yabancı ülkeden gelen akrabaları getirmişti. Onlar sayesinde de
lakabına kavuşmuştu Patpat.
Camide
vızıldayarak uçuşan sinekleri tek tek avlamaya başladık. Avcılık yetenekleri en
az gelişmiş ama ip konusunda tam bir usta olan Kına’ydı. Sineklerin türlerine,
büyüklüklerine, hızlarına, hangi yükseklikte uçmalarına ya da yerde
sürünmelerine göre halıların tiftik tiftik olmuş kenarlarından özenle ipler
çıkartır bizlere sadece sineklerin arka ayaklarına geçirdiğimiz ipin düğümünü
sıkmak kalırdı. Bir düğün gecesi, hastası olduğu futbol takımı şampiyon olunca
sarı saçlarının arasına tarla yolu gibi kına sürmüş sarı kırmızı kafayla tüm
yaz ben aslan oldum artık diye dolaşmış fakat aslan yerine Kına lakabı üstüne
kalmıştı.
Sinekleri
yakaladıktan sonra en önemli nokta onların uçuş yüksekliğini tayin etmek
olurdu. Sineğin büyüklüğüne, gençliğine, çeşidine göre ip ayarlanır, yüksekten
uçacaksa kısa, ince ve naylon ip, otururken göz hizasında uçacaksa biraz uzun,
kalın ve pamuklu ip, yerde sürünecekse kalın ipin ucuna süpürge çöpü takılırdı.
Yine bir
gün sineklerimizi halının düz çizgileri arasında olimpiyat yarışı yaptırırken
Sifo’nun sineğinin süpürge çöpü çözülmüştü. Sinek can havliyle özgürlüğüne
kavuştuğunu sanarak ayaklarına bağlanan ipin ağırlığıyla yalpalaya yalpalaya
etrafta bir iki tur attıktan sonra hocanın saçlarına konmuştu. Sinek, saçların
içinden görünmemesine rağmen ayağındaki ip hocanın alnından kaşlarına kadar
sakmış, hocanın her dua okuyuşunda araba sileceği gibi bir sağa bir sola gidip
gelmişti. Gülmekten karnımıza ağrılar girmiş, başına konan sinekleri kovmayı
yıllar önce bırakan hoca buna bir anlam verememişti. Çetenin acil
toplantısından çıkan karara göre sinek pisti ve orada dururken hocanın duaları
kabul olmazdı. Sineği alma işi süpürge çöpüne gevşek düğüm attığı için Sifo’ ya
düşmüştü. Evlerin tuvaletleri bahçelerden içeriye alınmaya başladığı zamanlarda
Sifo’ların yeni tuvaletini görmek için hep beraber evlerine gitmiştik.
Heyecanla tuvaletin kapısını açtığında eliyle aşağı sarkan zinciri asılmıştı.
Büyük bir gürültüyle yerdeki deliğe kuyu dinamosu gibi su fışkırtan beyaz
kutuyu böğürmesi kesilene kadar izlemiştik. Suratımızdaki şaşkınlıktan zevk alan
Sifo; ben size göstermek için çektim sifonu siz sakın ellemeyin çok su harcıyor
yerdeki tasla görün işinizi deyince lakabını fazlasıyla hak etmişti.
Hoca ayrı âlemde
çocuklar kendi âleminde gırgır şamata devam ederken dışarıdan iki adım bir baston
sesleri gelmeye başladı. Ardından ahhh belim, kolum, bacağım sesleri gelir onu
da çeşmede burun ve geniz temizleme sesleri takip ederdi. O zaman hepimiz çok
sevinirdik. Bu yaşlıların öğle namazı için geldikleri ve dersin biteceği andı.
Cebimdeki kibrit kutusuna dokunup biraz sarsınca sinek tüm gücüyle vızıldamaya
başladı. Güzel hala canlıydı ve Ayşe’ ye götürene kadar böyle kalması
gerekiyordu.
Bu arada
ben Guru çetenin lideri. Bu lakabı nasıl aldığımı da başka bir gün anlatırım
şimdi Ayşe’ yi görmem lazım.