11 Kasım 2020 Çarşamba

KAJU AĞA

 Cebinden çok sevdiği kajusunu çıkarıp bir tane ağzına attı. Hemen çiğnemek yerine önce diliyle bir güzel ağzında evirdi çevirdi. Sanki suyu varmış gibi bir iki soğurdu ondan sonra ise ön dişleri ile nazikçe ikiye ayırdı. Ağzına dağılan küçük parçaları azı dişleri ile un ufak yaptıktan sonra tükrüğü ile iyice ıslatıp tadına varınca yutkundu. Ardından yarısını yine ön dişleri ile kırıp aynı işlemlere sırası ile devam etti. Bu yılların sonunda keşfettiği yöntem tek bir kaju tanesinden alabileceği en uzun zamanlı tadı sağlıyordu. Bu gün önemli bir gün olduğu için nerdeyse tüm ceplerine kaju doldurmuştu. Cepkenin cebindeki kajuları dökmeden köstekli saatini dikkatlice çıkardı daha erken olduğunu anlayana kadar baktıktan sonra etrafta kimsenin olmadığına kanaat getirince israf olmasın diye mi yoksa pintilikten mi bilinmez saatin camı ile kapağı arasında kalan kaju tozlarını yaladı. Meymenetsiz doktor sigarayı bırakması gerektiğini söyleyince başından aşağı kaynar sular dökülmüştü, hep kalbinin üzerinde taşıdığı yılların arkadaşlığını bir anda nasıl bitirecekti. Meymenetsiz doktordan az da olsa izin alabilmek adına en sevimli halini takınıp azaltsam az az içsem olmaz mı dediği anda ya sigara ya pamuk deyince kendini bir an musalla taşında görüvermiş bir daha seni göreceğime sigaraya tövbe ederim deyip sokağa atmıştı kendini. Tövbe etmişti etmesine ama bir kaç adım sonra pişman olmuştu. Dünyaya kazık çakacak halim yok ya nasılsa, hem babam sigarayı bırakmasını söyleyen iki doktoru da gömüp tütün kokan son nefesini öyle vermişti diye kendi kendine söylendi. 

Tarlalarını çekirgeler istila edip ırgatlarının ağzına burnuna böcek dolarken bile sigara tellendirip cümbüşü izlemişti. Düğünlerde de yakmıştı cenazelerde de. Rakıyla da yakmıştı ayranla da. Sevinince de yakmıştı üzülünce de. Yakmadığı tek bir an uykudaydı o zamanda rüyasında yakardı.  Yakarken uyuduğu da olmuştu ama az kalsın kendini de yakacaktı. Kendini bildi bileli bir çok zorluğu dayanak olarak gördüğü sigarası ile atlatmıştı. Onunla her türlü zorluğun üstesinden gelirdi gelmesine de şimdi ne yapacaktı. Ondan ayrılamam deyip tabelası yamuk bir bakkala dalıverdi. Tabelası gibi kendisi de yamuk bakkalı hiç sevmedi. Boynu sağ omuzuna yatık ve kafasını çevirmek yerine vücuduyla dönen bakkal için belkide dışardaki tabela düz duruyordur geri kalan insanlar yamuk sanıyordur diye içinden geçirdi sigarasını işaret ederken. İlk seferde doğru sigarayı tutturamayan yamuk bakkallı bir kaç defa etrafında döndürdükten sonra gömleğinin cebine sigarasını koyarken kafasında bir şimşek çaktı. Radyoda mı dinlemişti yoksa doktora kızarken o mu söylemişti yada babası mı denemişti belki de çerez dolabını görünce kendisi şu an uyduruyordu ama ağız alışkanlığı sigaradan vazgeçmek için çerez en iyi yöntemdi.  Çerezlerden fındık fıstık oldum olası sevmezdi. Leblebi ise ucuzdu onu da  yanındaki ırgatlar bile alıyordu. Antep fıstığını kendine yakışırdı ama o da kabukluydu çerez denilen lanet şey tek seferde yenmeli kabuk gibi özel uğraşı olmamalıydı. Eli istemsizce gömleğin cebindeki paketin kabarıklığına gidip biraz sakinleşmeye başlarken onu gördü. Tüm çerezler bir ara gelip hamur gibi yoğrulmuş yamuk yumuk bir çerez çıkmıştı ortaya. Bakkala gözüyle işaret edip sarı ampulle ısıtılan çerezi gösterdi. Tabelası gibi kendi de yamuk bakkal bunun kaju olduğunu ülkede yetişmediği için bildiği tüm çerezlerden daha pahalı olduğunu ama tadanın tiryakisi olduğunu anlatmaya çalışırken kararını vermiş bir tiryakilikten başka tiryakiliğe dalışa geçebilirdi artık.


Sigara kalsın bundan bir kilo tartıver demesiyle tabelası gibi kendi de yamuk bakkalın tutulan boynu bir kaç derece düzelmiş, ışık hızı ile çerez dolabına giderken bir kilo kaju satışından kaç tane toptancısına borcunu ödeyebileceğini hesaplamış, bir kaç kaju tiryakisi daha bulursa yandaki dükkanı da alıp büyüme hayalini bile araya sıkıştırmıştı. Gazete kağıdından yaptığı pakete gıdım gıdım kajuları koyarken terzinin diğer kefesindeki bir kilo ağırlık yerinden oynamamakta ısrar ediyordu. Terzinin bozulmuş olduğundan şüphelenip eliyle kontrol etmesine rağmen hala dengeyi sağlayamıyordu. Terazi tam dengeye gelecek gibi oluyor ardından bir kilo ağır basıyordu. Yanlışlıkla iki kilo mu koydum diye iki defa kontrol etti ama yine de dengeyi sağlayamadı. Kajudan bir kürek daha koydu sonra bir kürek daha ve bir kürek daha tüm sermayesi elinden kayıp gidiyordu adeta. Bir kiloluk ağırlık daha fazla direnemedi ve yukarı doğru hareket ederken tabelası gibi kendi de yamuk bakkalın mutluluktan gözünden bir damla yaş terazinin kefesine yardım etmek için damladı. Son denge için bir tane kaju daha koydu kefeye ama bir kiloluk kefe yine aşağı hareket etmeye başladı. Ardından bir tane daha bir tane daha attı artık milimetrik hesaplar yapıyor kajuları birer tane koyuyordu. Son dengeyi ise kajunun yarını kırıp yarım atınca sağladı. İyiki bir tane atmamıştı kajunun yarısı boşa gidecekti çaktırmadan elindeki yarım kajuyu ağzına atıp gazete kağıdından paketi iki eliyle göğsüne bastırıp ölümsüzlük iksirinin sırrını verircesine fiyatını fısıldayarak söyledi. 


Paketi kucağında bebek tutar gibi dışarı çıkmıştı. Kajuya verdiği parayla kaç tane ırgat çalıştırır, kaç tane küçükbaş besler, karısına kaç metre entari alır, köyde kaç tane çocuğu sünnet ettirir hepsini bir çırpıda hesaplayıvermiş ilk kajuyu ağzına atınca tüm bu hesapların yerini tiryakisi olacağı çerezi bulmanın mutluluğu almıştı. Koskoca köy ağasının bundan sonra Kaju Ağa diye anılacağını elbet tahmin bile edemezdi.


ACI KAVUN


İşte böyle çalacaksın bıçağı kavunun tam ortasına doğru. Tek hareketle baştan sona yaracaksın. Böyle gelir bunun tadı, tüm kokusu yayılır, etraftaki herkesin iştahı açılır. O kadar güzel anlatıyordu o kadar zevkle dilimliyordu ki sanki kendi mahsulünü sunuyordu. Haksız da sayılmadı her eve gelişinde nasıl buluyorsa bulup buluşturuyor bir elinde kavun diğerinde de hediyeler oluyordu.  Mevsimlerden kış olsun yaz olsun mutlaka kavun ile dünüyordu evine. Kamyonculuk zordu. Hasret vardı, özlem vardı, yarinin sevgisi vardı, oğlunun kokusu vardı. Yolculuk başlamadan başlardı bu özlem. Yollarda geçen bazen günler bazen haftalar hep zordu. Uzun yollar geçer ama köyden evine giden kısacık yol bitmek bilmezdi. Evde bir bayram havası olurdu. Gelir gelmez baba yadigarı ucu kıvrık bıçağını çıkarır kavunu keser evde kim varsa ikram ederdi. Önce oğlundan başlar büyük dilimi ona verirdi. Ağzını şapırdatmasını kollarından akan kavun suyunu izler tüm yorgunluğu bitiverirdi. Babadan bilirdi bu mesleği. Kamyonda açmıştı gözlerini. Yıllardır evine ekmek götürmüştü. Bazen akşamına, bazen aylar sonra dönerdi. Baba mesleği oğluna miras kalmayacaktı. Yoldaki zorluklara, uykusuz gecelere, evlat hasretine sırf bunun için katlanıyordu. Okuyacaktı aslanı. Onun da babası aynısını düşünüyordu. Onun da babası her geldiğinde elinde kavun oluyordu. Onun da babası kendisinin kavun yemesini seyrediyordu. Bir gün gelmedi. Ne kendi ne kavunu. Evin içinde mukadderat diyorladı alın yazısı diyorlardı, rahmet eylesin diyorladı. O bir şey anlamıyordu. O kadar kalabalık olmasın sadece babası olsun yine kavun kessin istiyordu. O gün bu gündür kavun hep acı gelirdi. Babasınını hatırlatır boğazını yakardı. Bir tane kavun alırdı hep artmasın kendi yemek zorunda kalmasın diye. Evdeki herkese dilimler bitirirdi. Kimseye yemediğini fark ettirmezdi. 

1 Mayıs 2019 Çarşamba




SİNEK

Cırrr. Başla. Çok sıcaktı. Deli gibi koşuyordum. Bir sağa kıvrılıyor bir sola dönüyordum. Engellerden atlıyor, adeta uçuyor, rakipleri tek tek eliyordum. Cırrrr. Maratonun son metrelerine gelmiştim. Başarmak üzereydim yarışın bitiş çizgisindeki mavi şerit görünmüştü. Son anda iki metre boyunda dev gibi rakibimi de geçtim.
On adım koş koş, beş adım haydi şampiyon. Birden topuğumda bir acı hissettim olsun tek ayakla seke seke bitirir efsane olurdum. Cırrrrr sesi ile bitiş çizgisindeki mavi şeridi göğüslemem bir olmuştu.  Tüm seyirciler çıldırmış gibi ismimi haykırıyordu. Artık yeni şampiyon belli olmuştu.
Boyaları dökülüp rengi maviden kahverengiye dönmekte olan demir gedik çarpmamla beraber büyük bir gürültüyle açılmıştı. Şimdi karar zamanıydı. Yarışı kazandım mı? Tabi ki kazandım tek ayakla olduğum için sayılır. Cırrrr sesi geldiğinde bitirmiştim evet hem de üçüncü cırda bitirmiştim bu bir rekordu ve şimdiye kadar kimse başarmamıştı. Kendimi şadırvanın önündeki tabureye bıraktım. Plastik tabure ağırlığımla yana doğru esnedi tam yere kapaklanmak üzereyken ayağımı yere bastım ve direksiyona sımsıkı sarılıp vitesi yükselttim. Pistlerin efsane pilotu yeni bir yarışa başlıyordu. Gazı sonuna kadar köklemek üzereyken ayağımdaki acıyı hissettim.
Evden çıkarken cebimdeki cırcır böceği üç defa ötmeden caminin kapısından girebilmek için çok hızlı koşmam gerekiyordu ve bu ayağımdaki plastik terlikler her koşuşumda şap şap ses çıkarıyor hele birde ıslanmışlarsa yerdeki bütün tozları toplayıp beni yavaşlatıyordu. Rekor kırabilmek için elimde terlikler ile tozu dumana katarken topuğuma taş batmıştı. Yaralanmıştım belki de sakat kalacaktım.  Dedem gibi baston kullanacaktım gerçi onun ayağına taş batmamıştı ama bastonla geziyordu. Evet dedemin bastonunu o kullanmadığı zamanlarda alırdım zaten çoğu zaman uyuyordu. Tek bastonla idare ederdik pahalı olmalıydı baston yoksa yaşlılar neden bir tane alsınlar ki ucuz olsa bir sürü alıp kullanırlardı. Tek bastonla çok yavaş yürüyorlardı birkaç tane olursa daha hızlı olabilirlerdi. Belki kahvede sabahtan akşama kağıt oynayan birkaç yaşlının bastonunu alıp yine eski hızıma kavuşabilirdim.
Ne kadar sakat kalmışım diye bakmak istedim ama ayağımın altıda çamur katmanları oluştuğundan acıyan yeri göremiyordum. Ayağımı nerdeyse kafama değecek kadar kıvırıp tükürüklü elimle ayağımı silince küçücük bir taş orada sırıtıyordu. Neyse bastona gerek kalmamıştı. Şadırvanın yanında eski yağ tenekesinden oluşan saksıdan bir tutam ekşi ot kopardım. Ağzımda çiğneyip birazını da yuttum tadı ekşiydi ama çok güzeldi. Doktor ameliyata hazırdı keşke annemin bulaşık eldivenlerini alsaydım o zaman tam bir doktor olurdum. Özenle topuğuma sürünce yeşille kahverengi arası bulanık bir renk oluşmuş, garip garip kokmaya başlamıştı. Bir filime görmüştüm adam yarasını böyle iyileştiriyordu. Siyah beyaz televizyonda adamın sürdüğü otun rengi yeşile benzemediği gibi zaten kanı da kırmızı akmıyordu. Televizyonda her şey bir garipti.


Cebimdeki cırcır böceğini çıkarıp elimi açtım garip garip bakmaya başladı. Yakalandığında akşama kadar cepte dolaşmaya alışmıştı demek ki.  Bu sefer ödülü paylaşacaktı rekor ikimizindi. Ben hızlı koşmuş o yavaş ötmüştü. Pırrr diye uçmuş şadırvanın tepesinde cırrr diye ötmeye başlamıştı.
Yine bir rekor denemesi geliyordu. Seyirciler kendinden geçmiş deli gibi ismini haykırıyorlardı. Tek elle tek seferde şadırvanın paslanmış kurnasını sonuna kadar açması gerekiyordu. Halterciler gibi yerdeki kumları avuçlayıp ellerimi silkeledim ve tek seferde barajın kapakları açılmış gibi suyu akıtmayı başarmıştım. Bu gün rekor üstüne rekor kırıyordum seyirciler adeta çıldırmıştı. En büyük destek şadırvanın üstündeki cırcır böceğinden gelmişti.
Başımı şelalenin altına sokup serinlemiş ellerimi, ayaklarımı ve terliklerimi yıkamıştım. Hoca abdest aldığımı sanırdı nasıl olsa. Üç numara asker tıraşı yapılmış saçlarımı elimle geriye doğru tararken saçlarım çalı süpürgesi gibi su damlalarını şadırvanın yeni badana yapılmış duvarına fırlattı. Ortaya çıkan şekli inceledim tam belli olmadığına kanaat getirip tekrar saçlarımla su serptim. Sanki biraz suratıma benziyordu şimdi.
Yerde ıslak izler bırakarak tek oda minaresiz caminin kilitsiz kapısını yavaşça aralayıp kafamı içeri uzattım. Yüzüme sıcak hava, burnuma gül suyuna karışmış ter kokusu çarptı. Gözlerimle etrafı taradım. Hoca rahlesinde bir şeyler anlatıyor çocuklar da dinliyormuş gibi yapıyorlardı. Eski ahşap kapı kafamı sokacak kadar açınca sessiz, vücudumu geçirecek kadar açılınca büyük bir gürültü çıkarıyordu. Bunu defalarca denediğimden önce kafamı sokup herkesin orda olduğundan emin olana kadar girmiyordum. Bizim çeteyi hızlıca saydım. Askı, Patpat, Ceviz Kına, Sifo orda. Veeee Sinek karşılarında. Çete tamamdı. Gövdemi de içeri sokunca, kapının gıcırtısıyla önce hoca sustu, Ayşe gülümsedi, Askı, Patpat, Ceviz, Kına, Sifo sırıttı sonra tüm kafalar bana döndü bir an acayip bir sessizlik oldu hatta gözümün önünden geçen sineğin, köşedeki örümcek ağına takılan kelebeğin, ahşap üç basamaklı imamın hutbe okumaktan daha çok kırdığımız ampulleri değiştirmek için çıktığı minberi yiyen tahta kurtlarının sesini bile duyduğuma yemin edebilirim.
Köylülerin evlerindeki eskimiş halıları camiye vermeleriyle oluşmuş -camiye geldiklerinde illa kedi halılarında namaz kılan bir cemaatti sanki sevabı daha çok olacakmış gibi- birbiriyle uyumsuz halıların üzerinde ağır adımlarla daha önceden belirlediğim, en son gelen, daha yumuşak ve diğerlerine göre dizlerde daha az iz bırakan garip desenli halıya doğru ilerledim. Bizim çetede rahatlık ön planda olduğundan hepsi aynı halıya tünemişti ama sinek farklı yerdeydi. Vardı bunda bir iş.  Halıdaki desenler o kadar anlaşılmazdı ki bazen tüm ders boyunca ejderhalardan uzaylılara kadar birçok şekle benzetir hararetli tartışmalar yaşardık. Özellikle yüksek ses çıkarırdık ki yaşlı hoca bizi dua ezberliyor sanırdı. Çetenin ayırdığı yere tam dizlemek üzereydim ki yaptığım yanlışı anladım ama artık geri dönüşü yoktu. Sinek aslında karşıya oturmamıştı. Sinek sandığım ona ikizi kadar bezeyen ama bir o kadar salak kardeşi Sinek’in en sevdiği üzerinde Japonca harflerin olduğu -dediğine göre kahraman yazıyormuş ama inşallah küfür değildir-  bayramlık gömleğini izinsiz giymişti. Çıkışta şenlik şamata vardı anlaşılan. Sinek bu gün gelmeyecek miydi?
Oturmam için geçen bir iki saniyede tüm bunları düşünürken Hoca eliyle gel işareti yaptı. Bu günkü kurban bendim anlaşılan. Ben doğduğumda kulağıma ismimi bu hoca fısıldamıştı, babama da doğduğunda belki dedeme de o kadar yaşlıydı ki belki ikiyüzelli yaşındaydı. Tam duymayan kulağını bana doğru kıvırıp, az gören gözlerine siper olan gözlüğüyle suratıma bakıp  “ oku” dedi. Okurdum ne olacak. Benim için dua ezberlemek çocuk oyuncağıydı. Okumayı bilmediğim için sadece hocayı dinliyor ilk seferde ezberliyordum ama tüm arkadaşlarım gibi yavaş ve bilerek yanlış okuyordum. Çıkıntılığa gerek yoktu.  
Duayı zar zor okuyormuş gibi yaparak bitirip yerime geçtiğimde Sinek abdest almış gibi üstü başı ıslak halde kapıdan girdi.  Göz göze geldik tamam der gibi başını hafifçe eğdi ve çetemizin selamı olan saklanma işaretini yaptı. Çete dışında olan herkes, sağlık ocağında duvarda asılı olan beyazlar içindeki sarışın hemşirenin, parmağını dudaklarına götürüp sessiz olun işareti yaptığımızı sanırdı. Bu benim bulduğum saklanma işaretiydi. Nasıl duvar, tepe, ağaç arkasına saklanıyorsak, biz de işaret parmağımızın arkasına saklanıyorduk. İşaret parmağının arkasına saklanınca görünmez, dokunulmaz olurduk. Birisi diğerini kızdırıp sonra bu işareti yapsa diğeri sinirden çatlasa bile dokunamazdı. Çetenin kurallarından biride saklanma işaretini günde sadece bir defa kullanabilirdik. Onun için en ihtiyaç anında kullanılması daha etkili olurdu gereksiz kullananalar çoğunlukla pişman olurdu. İşaretin en kötü tarafı sadece aramızda işe yarıyor oluşuydu. Bunu tecrübe eden Ceviz’di. Kahvede pinekleyen yaşlı muhtarın fil gibi kulaklarının cazibesine kapılıp sert bir fiske vurmuş ve saklanma işaretini yapmaya çalışırken muhtarın meşe odunundan bastonu havada ıslık çalarak kafasına inmiş dünyası kararmıştı. Alnında kocaman ceviz büyüklüğünde şişlikle birkaç hafta dolaşmış, Ceviz ismine de böylece kavuşmuştu.
Sinek, en sevdiği gömleğini giymiş tek düşmanına ölümcül bir bakış atıp yanıma oturdu. Garip bir koku yayılıyordu. Benim merakla getirdiğini beklediğimi biliyor işi yavaştan alıyordu. Sertçe bir dirsek atınca cebinden kibrit kutusunu çıkarıp salladı. Bu şimdiye kadar duyduğum en yüksek sinek vızıldamasıydı. Kocaman bir tane tutmuştu. Kutuyu hafifçe aralayınca rengi yeşilden laciverte dönen kocaman sineği gördüm. Arka iki ayağını da pembe bir iple bağlamıştı. Hediye paketim hazırdı. Demek ki benim için ineklerin damına girmiş, tezeklerde takılmayı seven bu sineği yakalamış ve üstüne muhtemelen akşama kadar geçmeyecek o kokunun sinmesini dert etmemişti.
Sıcak yaz günlerinde caminin içinde zaman erir geçmek bilmezdi. Biz de vakti unutmak için çeşitli oyunlar oynardık. Bunlardan en zevkli olanı sinek karnavalıydı. Önce sinekler özenle yakalanırdı. Bunu için çok çalışmak refleksleri geliştirmek gerekirdi. Sinek konduğu yerde sürekli tetikte olur nefes alsanız uçar giderdi. Görüş alanından çıkıp arkasından usulca yaklaşmanız, elinizi havada en yakın noktaya kadar ilerletmeniz, sineğin dikkati dağılıp kanatlarını oynattığı, ön ayaklarını leziz yemeğe başlayacak gibi birbirine sürttüğünü gördüğünüz an şimşek gibi tek hamlede avucunuzu kapatmanız gerekirdi. Yüzlerce binlerce denemeden sonra ustalaşırdınız. En küçükler en hareketli tutulması zor olanlardı. En kolayları ise yaşını başını almış midesi dolu zor hareket edenlerdi.


Çetenin en iyi avcısı lakabının da hakkını veren Sinek’ ti. O istediği her sineği karate filmlerindeki gibi tek ayaküstünde, bir gözü kapalı, elinde iki çubukla tutabilirdi. Ama tutamadı. Denedi defalarca sabahtan akşama kadar kan ter içinde kaldı nedeyse bayılacaktı. Çete olarak acil toplandık. Filmdeki gibi düz çubuklar olsaydı tutabileceği, bizim çubukların hayıt dalından girintili çıkıntılı olduğundan görevin imkânsız olduğu ve tutmuş sayılması gerektiğine karar verince denemeyi bırakıp yere yığılmıştı.
Çetedeki diğer iyi avcılar sırasıyla Askı ve Patpat’ tı. Bir bayram sabahı bayramlıklarımızı giymiş büyüklerle beraber bayram namazına giderken Askı çıka gelmişti. Hepimiz ne olduğunu algılamaya çalışırken nasıl olmuşum deyip papyonunu iki eliyle düzeltip pantolonunu tutan siyah askıları başparmakları ile çekip şap diye bırakmıştı. Siyah beyaz sessiz bir filmde gördüğümüz komedyene benzemiştik. Sadece şapka, bıyık ve bastonu eksikti. Tabi o filmdeki adamın adını kimse hatırlamadığından lakabı Askı kalmıştı. Askı’nın kıyafetlerinin şokunu üzerimizden atamamışken bu sefer yukarı mahalleden pat pat diye sesler eşliğinde tozu dumana katıp gelen çocuğu gördük. Sonradan alacağı lakaptan da anlaşılacağı üzere Patpat gelmişti. Ayağında şimdiye kadar hiç görmediğimiz güzellikle kocaman ayakkabıya benzer bir şey vardı. Sanki iki tane tankın üzerinde duruyordu. Yazları plastik terlikten öteye geçememiş bizler için bu, aya ayak basmış adamın ayakkabıları gibiydi. Üzerinde ayakları iki yana açılmış elinde basket topu tutan bir adamın uçarken çekilmiş resmi olan beyaz ayakkabıları, yabancı ülkeden gelen akrabaları getirmişti. Onlar sayesinde de lakabına kavuşmuştu Patpat.
Camide vızıldayarak uçuşan sinekleri tek tek avlamaya başladık. Avcılık yetenekleri en az gelişmiş ama ip konusunda tam bir usta olan Kına’ydı. Sineklerin türlerine, büyüklüklerine, hızlarına, hangi yükseklikte uçmalarına ya da yerde sürünmelerine göre halıların tiftik tiftik olmuş kenarlarından özenle ipler çıkartır bizlere sadece sineklerin arka ayaklarına geçirdiğimiz ipin düğümünü sıkmak kalırdı. Bir düğün gecesi, hastası olduğu futbol takımı şampiyon olunca sarı saçlarının arasına tarla yolu gibi kına sürmüş sarı kırmızı kafayla tüm yaz ben aslan oldum artık diye dolaşmış fakat aslan yerine Kına lakabı üstüne kalmıştı.
Sinekleri yakaladıktan sonra en önemli nokta onların uçuş yüksekliğini tayin etmek olurdu. Sineğin büyüklüğüne, gençliğine, çeşidine göre ip ayarlanır, yüksekten uçacaksa kısa, ince ve naylon ip, otururken göz hizasında uçacaksa biraz uzun, kalın ve pamuklu ip, yerde sürünecekse kalın ipin ucuna süpürge çöpü takılırdı.
Yine bir gün sineklerimizi halının düz çizgileri arasında olimpiyat yarışı yaptırırken Sifo’nun sineğinin süpürge çöpü çözülmüştü. Sinek can havliyle özgürlüğüne kavuştuğunu sanarak ayaklarına bağlanan ipin ağırlığıyla yalpalaya yalpalaya etrafta bir iki tur attıktan sonra hocanın saçlarına konmuştu. Sinek, saçların içinden görünmemesine rağmen ayağındaki ip hocanın alnından kaşlarına kadar sakmış, hocanın her dua okuyuşunda araba sileceği gibi bir sağa bir sola gidip gelmişti. Gülmekten karnımıza ağrılar girmiş, başına konan sinekleri kovmayı yıllar önce bırakan hoca buna bir anlam verememişti. Çetenin acil toplantısından çıkan karara göre sinek pisti ve orada dururken hocanın duaları kabul olmazdı. Sineği alma işi süpürge çöpüne gevşek düğüm attığı için Sifo’ ya düşmüştü. Evlerin tuvaletleri bahçelerden içeriye alınmaya başladığı zamanlarda Sifo’ların yeni tuvaletini görmek için hep beraber evlerine gitmiştik. Heyecanla tuvaletin kapısını açtığında eliyle aşağı sarkan zinciri asılmıştı. Büyük bir gürültüyle yerdeki deliğe kuyu dinamosu gibi su fışkırtan beyaz kutuyu böğürmesi kesilene kadar izlemiştik. Suratımızdaki şaşkınlıktan zevk alan Sifo; ben size göstermek için çektim sifonu siz sakın ellemeyin çok su harcıyor yerdeki tasla görün işinizi deyince lakabını fazlasıyla hak etmişti.
Hoca ayrı âlemde çocuklar kendi âleminde gırgır şamata devam ederken dışarıdan iki adım bir baston sesleri gelmeye başladı. Ardından ahhh belim, kolum, bacağım sesleri gelir onu da çeşmede burun ve geniz temizleme sesleri takip ederdi. O zaman hepimiz çok sevinirdik. Bu yaşlıların öğle namazı için geldikleri ve dersin biteceği andı. Cebimdeki kibrit kutusuna dokunup biraz sarsınca sinek tüm gücüyle vızıldamaya başladı. Güzel hala canlıydı ve Ayşe’ ye götürene kadar böyle kalması gerekiyordu.
Bu arada ben Guru çetenin lideri. Bu lakabı nasıl aldığımı da başka bir gün anlatırım şimdi Ayşe’ yi görmem lazım.

15 Nisan 2019 Pazartesi





Anons geçildiğinde Boğaziçi köprüsüne çok yakındım. Geldiğimde kalabalık arasında
köprünün korkuluklarının arkasında duran siyahlar içindeki kızı gördüm. Beyaz bir
kutunun üzerinde ellerini açmış sanki az sonra uçacakmış gibi rüzgara karşı dimdik
duruyordu. Siyah saçları ile beraber boynundaki beyaz eşarp dalgalanıyor, siyah
gömleğini beyaz bir kemer sımsıkı sarıyor ve siyah pantolonu ile siyah ayakkabısı
arasındaki beyaz çorap tezat oluşturuyordu. Bir anlığına başını olduğum tarafa doğru
çevirdiğinde gözlerindeki yaşların süzülüşünü gördüm simsiyah gecede. Kıpkırmızı
rujunun süslediği dudaklarındaki hüzünlü yada mutlu tebessümü gördüm bir anlığına.
Sonra bıraktı kendini boşluğa. Kuş gibi uçacak sandım bir an. Uçanlar sadece
üzerinde durduğu beyaz kutu sandığım kağıt tomarları oldu. Yüzlerce binlerce kağıt
özgürlüğüne kavuşturanın arkasından rüzgarla dans ederek dağıldı. Her yer konfeti
yağmuru gibi gidenin arkasından kutlama yaparak gecenin karanlığı beyaza büründü.
O zaman okudum intihar şiirini. O zaman anladım şiirdeki başlık gibi kırmızı ruj
sürdüğünü. O zaman anladım şiirdeki satırlar için siyah, boş satırlar için beyaz
giyindiğini. O zaman anladım sevdiğine kavuşmak istediğini.

SENİ TEKRAR GÖREBİLME İHTİMALİ

ya orada bekliyorsan
en küçük bir ihtimal bile olsa geliyorum
varsın dokunamayayım
varsın koklayamamayım
sadece görsem yeter

ya geldiğimde yoksan
aynı senin gibi gidersem bileceğim
köprünün tam ortasından boşluğa
düşerken sadece seni düşünsem bileceğim
bekler misin beni o tarafta

aynı senin gibi ağladığımda bileceğim
rüzgar süzülen yaşlarımı silerken
aynı senin gibi bıraktığımda bileceğim
düşerken seni düşüneceğimi
kuş gibi uçacağım sanacağım bir anlığına
sonra kavuşmanın sevinci kaplayacak
sana ait tüm benliğimi
düşerken de sadece seni seveceğim

sana kavuşabilme ihtimalim
köprü ile deniz arasındaki upuzun yol bile olsa
çabuk aşacağım aramızdaki mesafeyi
tekrar nefes almak isteyen balık gibi dalacağım
engin sulara son nefesimi vermek için
sen yeter ki bekle beni orada
sadece seni görebilme ihtimali için geliyorum
bir anlığına o çok sevdiğin martılar gibi süzüleceğim
çığlıksız sadece hızla gideceğim aşağıya
o güzel celladımın soğuk nefesini duyacağım ilk temasta
aynı senin gibi

korkmuyorum
sen burada yoksun ya
korkuyorum
ya seni orada bulamazsam
tek bir zerre ihtimal varsa bile
geliyorum senin uçtuğun gibi...

19 Nisan 2013 Cuma

OSMANLI’ DA BİR KÜREK MAHKÛMU

 

Hatırladıkları rüyadan ibaret değildi. Onu yaşama bağlayan o uçsuz bucaksız korkutucu mavilik gerçekten vardı. Bir gün ona dokunabilmek için yıllardan beri kürek çekiyordu.

Kulaklarının çınlaması geçmeden, gözlerini açmaya cesaret edebilmişti. Güllenin kadırganın gövdesinde açtığı büyük yarıktan denizi görünce düşündü bir an;
“Kaç yıl olmuştu  engin sulara bedenini gömmeyeli?”

Akdeniz’de gemisiyle yıllarca korku salmıştı. Avucunun içi gibi bildiği bu sularda alt edemeyeceği kaptan, gemisinden daha güçlü gemi olmadığı sanıyordu.  O lanetli gün gelene kadar. Gücün zekâ karşısında yenildiği o gün. Kendini canından bile çok sevdiği denizlerden ayıran o savaş. Ölmeden tabutun içine koyan ve o tabutu da sevdiği denizlerde yıllarca yüzdüren ama bir tek damlasına bile dokunmasına izin vermeyen o kadırga. Azameti ile karşısında nice korkusuzları titretmiş, Akdeniz’i Osmanlı gölü haline getirmiş o Reis Dragut.

Hayatının geri kalanına mal olacak hatayı yapmıştı o gün. Turgut Reis’in gencecik bir kaptan olmasına aldanmıştı. Gücünü, dehasını, cesaretini görememişti. Küçük kadırgası ile yaptığı savaş taktiklerini hayranlıkla izlemişti. Savaşı kaybedip boyun eğdiğinde Turgut Reis gibi bir komutanın kılıç darbesi ile ölmeyi hak ettiğini düşündü. Ama o diz çömüş bir kez ölümü beklerken her gün onu öldüren forsa günleri başlamıştı.

Yıllardır bir savaştan diğer savaşa kürek çekti. Kadırganın dibinde görmediği, bilmediği düşmanla savaşırken hayatta kalabilmek için küreklere var gücü ile yüklendi. Gencecik kaptanın bir an önce savaş kaybedip yenilmesini bekledi. Ne kadar daha savaşlardan galibiyetle ayrılabilirdi ki elbet bir gün bozguna uğrayacaktı. Cerbe Adası kuşatmasından sonra anladı ki yenilmeyeceklerdi. Sonsuza kadar bu gemide kürek çekmeye mahkûmdu.

Cerbe Adasında on kadar kadırga ile beklerken düşman yüzden fazla kadırga ile adanın çıkışını kuşatmış, teslim olmaları için elçi göndermişti. Hatta zaferden o kadar emin olmuşlardı ki Turgut Reis’in sonunu izlemesi için soylulara hızlı guletlerle haber salmışlardı. Turgut Reis önce kadırgalardan top atışlarına başlamış düşman gemileri top menzilinden çıktıktan sonra karadan top atışlarına devam edip yaklaşmalarını önlemişti. Düşman gemileri ile göz teması azalınca da ecdadı Fatih’in yüz yıl önce yaptığı deha ile dere yataklarına koydurduğu yağlı kızaklarla kadırgaları karadan adanın arkasına indirip kuşatmadan kurtulmuştu. Düşman gemileri hala karadan atılan toplarla oyalanıp zafer beklerken, Turgut Reis kuşatmayı izlemeye gelen soylu gemilerini çoktan ele geçirmişti. Cerbe Adası kuşatmasında Turgut Reis gibi bir komutanın esiri olmakla şanslı saydı kendini başka bir komutanın esiri olsa, sayıları kat kat fazla düşman karşısında çoktan ölmüş olurdu.




Geceyle anlaşıp karanlığa bürünen, güneşi görünce de bir o kadar cezbedici maviliğini sergileyen denizin hep üstündeydi ama ona bir türlü ulaşamıyordu. Kendisini bu güzellikten mahrum bırakan geminin gövdesine elini sürüyor, sevgiliye dokunamamanın burukluğunu yaşıyordu. Bir zamanlar özgürlüğe, engin denizlere ulaşmasını sağlayan bu geminin gövdesi şimdi ise kendini bir damla tuzlu sudan uzak tutuyordu. Dalgalar da yakında el ele tutuşacaklarından emin tüm azametiyle geminin gövdesini dövüyorlardı.

Sevgiliye o kadar yakın olup ona dokunamamak acı veriyordu. Ölecekse denizde, yıllarca onu üzerinde taşıyanın soğukluğun da son nefesini verecekti. Hala yüzebiliyor muydu? Önemli değildi. Yüzmek istemiyordu kendisini saracak, bağrına basacak özlediğine kavuşmak istiyordu sadece.

Geminin gövdesinde açılan yarıktan başını dışarıya uzattığında gözbebekleri, gemiyi delip geçen gülle kadar büyüdü. Sevgilisi hiç değişmemişti. Hayallerindekinden daha güzel daha cezbediciydi. Denizin tuzlu kokusunu içine derin derin çekti.

Yıllardır kendine yoldaş olmuş zincirden kurtulmak için sol elini kürek milinin arasına sıkıştırıp sertçe çekince başparmağının kökünden kırılma sesi top seslerini bastırdı. Özgürlüğe en önemlisi sevdiğine, engin maviliklere ulaşması için bin parmak feda etmeye hazırdı.

Açılan yarıktan  geçerken yıllarca kendisini koruyup kollayan ahşap şimdi pençelerini çıkarmış tenine tarifi imkânsız acılar vermekte, dışarı çıkarmamak için sırtına adeta diş geçirmekteydi. Vücudundan süzülen kanlar sahibini beklemeden maviliğe karışmıştı.

Kendini derin maviliklere bıraktığında birkaç adam boyundaki yükseklikten düşerken kulaklarında sert rüzgârın sesi, denizin homurtusu ve savaşan askerlerin çığlıkları vardı. Kendisini sonsuzluğa uğurlayacak sulara baktı. Kan damlalarının suyun üzerinde bıraktığı desenler o kadar hızlı değişiyordu ki önce ana sıcaklığıyla bekleyen beşik oldu, sonra tüm soğukluğuyla mezar.

Yıllarca beklediği o an gerçekleşti. Sevgiliye ulaşmanın hazzı yaşamla ölüm arasındaki bir kulaçtan daha önemliydi.

Dibe doğru gidip karanlığa gömülürken celladına gülümsüyordu sadece... 

Birden hızla üzerine gelen elden kaçmak için nafile çabaladı. Kendini mengene gibi sıkıştırmış suyun üstüne çeken o güçlü kollardan bir türlü kurtulamıyordu. Karanlık giderek yerini aydınlığa bıraktı. Suyun üzerindeki yüz giderek belirginleşti. Kendisine ilk yenilgisini tattıran, Osmanlı Donanmasının şanlı amirali, Haçlı Ordularının kâbusu, Trablusgarp Fatihi Turgut Reis, yıllarca özlemiyle yanıp tutuştuğu sulardan çekip çıkarmıştı bedenini. Debeleniyor, direniyor ama bir türlü elinden kurtulamıyordu. Turgut Reis’in ilk defa esir düştüğünde duyduğu, korku kırıntılarını yüreğine serpiştiren gür sesini işitti:

“Sadece ben istediğimde ölebilirsin”

Sonra yüzüne doğru gelen Osmanlı tokadını gördü. Top güllesi gibi büyük bir gürültü ile çarptı tokat yüzüne.

Her sabah gördüğü aynı kâbustan, güllenin kadırganın gövdesini delerken çıkardığı muazzam gürültü ile uyandı.

Kulaklarının çınlaması geçmeden, gözlerini açmaya cesaret edebilmişti. Güllenin kadırganın gövdesinde açtığı büyük yarıktan denizi görünce düşündü bir an;
“Kaç yıl olmuştu  engin sulara bedenini gömmeyeli?”

Geminin savaşta galip olması için değil, özgürlüğe, sonsuzluğa, sevgiliye bir an önce ulaşmak için şimdi daha hızlı çekiyordu kürekleri.

Bu gün rüyası gerçek olacaktı.  En büyük kâbusu Turgut Reis ile yüzleşecekti.

2 Ocak 2013 Çarşamba

LACİVERT FORD GRANADA

Lacivert Ford Granada nasılda parlıyordu. Arabanın üzerine tavuk dışkısını kuş pisletmiş gibi sürmüş ve yıkama bahanesi  ile babasından anahtarını almıştı. Temizlerken kan ter içinde kalmış, keşke daha az kirletseydim diye kendi kendine söylenip durmuştu. Şimdi arabanın pis halinden eser kalmamış, Bodrum’ un dar sokaklarında süzülerek şahlanmayı bekliyordu.

Bodrum’da bulunan az sayıdaki arabaların en ihtişamlısı, en hızlısıydı kendisine göre. Babasından izin aldığı, çoğunlukla da kaçırdığı zamanlarda arabayı yollarda yavaş yavaş sürer, cebinde taşıdığı kasedinden-arabayı ne zaman kaçıracağı belli olmadığından hep cebindeydi-  çalan şarkıları son ses dinleyerek, kendine kaçamak bakışlarla gülümseyen kızlara Ayhan Işık bakışı atmaya bayılırdı. Bir gün, televizyonlarının üzerinde duran, annesinin bin bir özenle ördüğü danteli alıp arabanın arka camına raptiye ile tutturmuş, arabayla dolaşması bittikten sonra tekrar hiç bir şey olmamış gibi yerine koymuştu. Raptiyelerin beyaz dantel üzerinde bıraktığı küfü annesi fark ettiğinde ise oralı bile olmamış nerden bileyim ben diye geçiştirip bir sonraki seferde buzdolabının üzerindeki danteli almaya karar vermişti.

Arabanın penceresinden sarkarak sigarasından derin derin nefesler alır, arabanın içine üflememeye özen gösterirdi. Babasından arabayı hem kaçırdığı hemde içinde sigara içtiği için fırça yer, bu yüzden araba kullanırken sürekli kolu ve kafası pencereden sarkmış halde seyahat ederdi. Rüzgar yaşarttığı için de gözlerini kısmak zorunda kalır, Ayhan Işık bakışlarının hakkını verirdi.

 Arabayı izinli alsa- ki zaten babası vermezdi - sürmesi bu kadar heyecanlı olmayacaktı, planını harfiyen uygulamış arabayı sonunda kaçırmıştı. Durum fark edilene kadar da çoktan uzaklaşmış olur,  gerisini de döndüğünde düşünürdü. Tüm enerjisini arabayı kaçırmak üzere harcamış dönüşte ne yapacağını planlamamıştı. Babasının tansiyonu fırlamış, sinirden kıpkırmızı suratını görünce nasıl olsa aklına bir şeyler gelirdi. Hep böyle olurdu ne zaman başı sıkışsa kendisinin bile inanacağı zekice yalanlar ağzından dökülüveriyordu. Zafer kazanmış bir edayla arabanın geniş koltuklarına gömüldü. Anahtarı çevirmeden önce direksiyonu okşadı  ve Türk filimlerindeki kötü adam Erol Taş gibi kahkaha atarak mırıldandı “Bir gün benim olacaksın.”

Yazlık sinemalarda  gazoz ve fıstık eşliğinde izlediği “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminden sonra Türkan’ımı bulurum umuduyla, kırmızı Anadol pikaplarının kasasına, mandalina ağaçlarını badana yapmak için kullanılan kireçle “ Al Yazmalım” yazmış ertesi günde babası görmesin diye çıkarmak için çırpınarak defalarca yıkamıştı. Babası görmeden yazıyı çıkarmıştı ama küçük yerde laf o kadar hızlı yayılıyorduki yazı babasının kulağına çoktan gitmiş, hatta “al yazmalım” yazısının önüne “selvi boylum” yazısını da yazdığına dair yemin edecek bir kaç kişi bile bulunmuştu.

Anahtarı çevirdiğinde Lacivert Ford Granada kükreyerek çalıştı. Cebinden bu gün için doldurttuğu kasedi çıkardı ve teybin sesinin biraz daha açtı. “Nikahına beni çağır sevgilim” şarkısı çalmaya başlayınca kasetçinin ilk şarkı olarak bunu seçmesine içerledi özellikle tembih etmişti neşeli bir şeyler doldurmasını. Böyle güzel bir akşamda bu şarkı fazla yürek burkuyordu. Kasedin deliğine kalemi geçirip seri bir şekilde eliyle döndürerek ileri sardı ve tekrar kasedi teybe koydu.  Her şey tamamdı artık yola çıkabilirdi. 

Recep o akşam Bodrum un zenginlerinden Kürekçilerin düğününe gitmek için Ford Granadasını uçarcasına kullanıyordu. Geç kalmıştı çocukluk arkadaşı, kan kardeşi Sonay’ın yanında olmalıydı. Bu düğünde, Sonay  ismini bile bilmeden sevdiği kıza benimle gel diyecekti. Sonay sevdiğiyle beraber sonunu düşünmeden kendi dünyalarını kurmak için kaçarlarken arabası ile onlara yardım edecekti.

26 Aralık 2012 Çarşamba

ARKADAŞIM İÇİN

Yeşille turuncunun harmanlandığı ağaçların arasıdan eğilerek ilerliyordu. Bu yılın çok bereketli olacağı yaz bitmeden yumruk kadar olan mandalinaların ağaç dallarını yere sermesinden belli oluyordu. Elindeki yeşilin siyaha çaldığı kirler arasından mandalina dikenlerinin büyüklerini çıkardı, kirler arasında görünmesi imkansız ama acısı ile kendini hatırlatan küçük dikenler için zaman harcayamayacak kadar acelesi vardı nasıl olsa diğer dikenler kendiğinden çıkardı. Tekrar mandalina kesmek için elini gevşettiğinde mandalina makasının kendisine sırıtır gibi ağzının açılması neşesini yerine getirmişti. Çocukluğundan beri mandalina makasını ile oynamaya can atar ona kireçten iki göz çizer ardından açıp kapayarak ona bir şeyler anlattığını hayal ederdi ama şimdi oyuncağı yerine onun günlük yevmiyesini çıkarmaya yardım eden tek yoldaşıydı.

Hava kararmaya yüz tuttuğunda son bir kaç ağaç daha kesmek için ilerledi. Ağaçların arasından fırtına gibi kendisine doğru koşan, “Recep Abi, Recep Abi” diye avazı çıktığı kadar bağırıp bir yandan da ağaç budakları gözünü çıkarmasın diye boşta kalan elini yüzüne siper ederek  iki büklüm gelen kardeşini gördü. Kardeşi elindeki poşeti uzatırken hala nefes almaya çalışıyor bir yandanda saçlarının arasından tavuk tüylerini ayıklıyordu. Çocuğun sırıtışından kendisini kimsenin fark etmediğini, herşeyin yolunda gittiğini anladı. Son mandalina ağacını kesmeden bu günlük veymiyesinin akşam gidecekleri yere kadar –nereye gideceklerini akşam Sonay söyleyecekti- benzin almaya yetmesini umarak mandalina kasasını yüklendi.

Babasının macunları dökülmeye yüz tutmuş ahşap çerçeveli yazıhanesinin yere sürten kapısını hafif kaldırıp açınca  tüm camlar zangırdadı. Bu kapı yüzünden birgün dışarıda asılı “Mandalinci Ticaret” levhası düşüp birinin kafasını yaracaktı. Yazıhanenin içi üzerinden bir ay geçmesine rağmen yeni verniklenmiş ahşap kokuyordu. Babasının kendine güvenmesi  için zaten uzunca bir sürede böyle kokması gerekiyordu. Yazıhanenin  her bir santimini, hatta kokunun daha kalıcı olması için, babasının oturduğu yerde ne varsa, masanın, sandalyenin, taburelerin altını, duvarda asılı tabloların, çelik kasanın arkasını bile verniklemişti. Bununla da yetinmeyip kutuda arta kalan verniğide yerdeki ahşap parkelerin aralarına boca etmişti. Sanki vernik kokusu azalınca babasınında kendine olan güveni azalacakmış gibi bazı akşamlar babası çıktıktan sonra sandalyesinin altına vernik sürmeye devam ediyordu.

Kapının zangırdaması ile tutturmaya çalıştığı alacak verecek hesaplarından başını kaldırıp göz ucuyla baktı. Yine ağzından oğlunu çileden çıkaran aynı sözler döküldü. “işe yaramaz sen mi geldin?”  Duvardaki  Kenan Paşa resmine duyduğu saygının az bir kırıntısını kendisine gösterse gerçekten işe yarar birisi olacaktı. Tüm gün mandalina kesmiş hatta erken bitirebilmek için öğle yemeği yerine ekmekle mandalina yemiş fakat yine yaranamamıştı babasına. Tahmin ettiği gibi babasından ikinci soru geldi. “Arabayı nereye koydun?” Lacivert Ford Granada babasının oğlundan muhtelemelen daha çok sevidiği arabası. “Gölgeye, dut ağacının oraya koydum”. Daha uzak nereye görürebilidi ki babası kaçırmasın diye anahtarı vermediği için arabayı iterek dut ağacının altına götürmüştü. Arabayı gölgeye çekmek konusunda kendisi ısrar etmişti biraz sonra olacakları planladığı gibi.

Babası ağır hareketlerle arabanın anahtarını elinde sallayarak “akşama geç kalma” diye uyarmaktan da geri kalmadan çıktı. Akşama geç kalmayacaktı çünkü zaten eve gitmeyecekti. Yazıhanenin vernik kokulu ortamında, babasının sırayla esnaf arkadaşlarına selam verip arabasına doğru gittiğini, arabasının üzerindeki pisliği kuş pisliği sanacağını ve ardından öfkeyle yazıhaneye geri dönüp “defalarca dut ağacının altına yatırma şu arabayı demedim mi?” diye bağıracağını hayal etmeye başlamıştı ki babası kıpkırmızı suratla kapıda belirdi. Demekki selam vereceği  esnaf bulamamış bir an önce arabasına gitmişti. Planı saat gibi işliyordu. Kendini gülmemek için zor tutarak babasının bağırıp çağırmasının geçmesini ardından da arabayı temizlemeden eve gelmemesini söylemesini bekledi.

Mandalina bahçesinde çalışırken kardeşini tavuk kümesine göndermiş bir torba tavuk dışkısı toplamasını ve bundan kimseye bahsetmemesini tembihlemişti. Yazıhaneye uğramadan öncede arabanın üzerine özenle kuş pisliği gibi parça parça tavuk dışkısını boca etmişti. Elleri hala kokuyordu ama arabayı alması için aklına gelen en iyi plan buydu.

Akşam Bodrum’ un zenginlerinden Kürekçilerin düğününe gidecek, çocukluk arkadaşı, kan kardeşi Sonay’ın ismini bile bilmeden sevdiği kıza “benimle gel, kaçalım buralardan” demesini bekleyecek, cebindeki son parayla benzin alarak onları istedikleri yere götürecekti.

Sonucu ne olursa olsun arkadaşı için buna değerdi.